Page 83 - BizimKöylerimiz
P. 83
ğun görüldüğü bir bölgeydi. Bu durum, 1970’lerde köprünün yapılmasına kadar Emekli Cumhuriyet Savcısı
Ali Savari’nin, “Eşim vefat
devam etti. Tarımın ilerlemesi; tütünün, susamın ve pamuğun değer kazanması ettiğinde kızım yedi
pek çok insanı Ören’e inmeye teşvik etti. Yüksek fiyatlar dışarıdan göçü belli yaşındaydı, oğlum henüz iki
ölçüde sınırlıyor; bu, bizim gibi emekliler için avantaj sağlarken esnaf için deza- yaşına basmamıştı. O zaman
çocuklarıma anam baktı.
vantaj olabilir. Ancak Ören’de kimse aç kalmaz. Ovadan birkaç ot toplasanız bile Şimdi vefa borcu olarak ben
yemeğinizi çıkarırsınız. Burası coğrafi olarak son derece verimli bir yer; toprağı anama bakıyorum.” cümleleri
Ören’in insanının hem
elverişli, ne ekerseniz karşılığını alırsınız.” köklerine hem de birbirine
sıkı sıkıya bağlı olduğunu
Çaylarımızı tazeleyen İsmail Abi, Mustafa Hoca’nın sözlerini doğruluyor: “Musta- hissettiriyor.
fa’nın dediği gibi tütün, susam, pamuk, buğday geçim kaynağıydı, ama o dönem
geride kaldı. 1982’de Bodrum’a çalışmaya gittim. Ardından belediyede, santralde
işe girdim, derken yıllar geçti, günümüzü doldurup emekli olduk. Buralarda hayat
hep çalışmakla geçer.” Santralin ve santral çalışanlarının Ören’in günlük yaşamı-
nın bir parçası olduğunu da öğreniyoruz.
“Ören insanını en iyi kahveci anlatır.” diye düşünüp İsmail Abi’ye buranın yerlilerini
soruyoruz. Hafif bir kırgınlıkla dile getirdiği şu sözler, ilişkilerin eskisi kadar samimi
olmadığını düşündürüyor: “Şimdi çayımızı veriyoruz, kalkıp gidiyoruz. Mesela iki kişi
sohbet ediyor, biz yanlarına vardığımızda muhabbet kesiliyor.” Hemşehrilerine toz
konduramayan Mustafa Hoca bunun üzerine Örenlileri şu sözlerle tanımlıyor: “Kendi
halinde, mütevazı, yardımlaşmayı sever; çocuğu, genci saygıda, sevgide genelde
kusur etmez.” Eylem Muhtar ise Ören’in cazibesine vurgu yapıyor: “Ben yatılı okulda
okudum, babamın öğretmenliği sebebiyle farklı yerlerde yaşadık ama döndük dolaş-
tık yine Ören’e geldik. Buranın bir çekiciliği var. Türkiye’nin dört bir yanından sant-
ralde çalışmaya gelenler, emekli olunca Ören’e yerleştiler. İnsanın gerçek dostluğu
zor günde belli olur. Burada birlik, beraberlik, kaynaşma ve yardımlaşma müthiştir.”
Masadakiler de bu sözleri onaylayarak ekliyor: “Ören’e gelen, Ören’den gitmez.”
Emekli Cumhuriyet Savcısı Ali Savari’nin hikayesi de bu savı destekler mahiyette:
“Doğma büyüme buralıyım. İlkokulu ve ortaokulu burada bitirdim, liseyi Milas’ta
okudum. Sonra İstanbul Hukuk… Ardından askerlik, peşinden savcı olarak kura
çektik. Ordu, Adana, Van, Ankara, Muğla ve İstanbul derken meslekte tam 39 yıl 8 ay
hizmet vermişim. Sonunda döndük, buraya geldik. Benim ailem burada, memleke-
tim burada.” Anlatırken gözlerinin bulutlandığını hissediyoruz. Sohbet derinleştikçe
onun Ören’e dönüşünün yalnızca bir tercihten ibaret olmadığını, aynı zamanda bir
vefa borcu taşıdığını öğreniyoruz: “Eşim vefat ettiğinde kızım yedi yaşındaydı, oğlum
henüz iki yaşına basmamıştı. O zaman çocuklarıma anam baktı. Şimdi vefa borcu
olarak ben anama bakıyorum.” Bu sözler, Ören’in insanının hem köklerine hem de
birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu bir kez daha hissettiriyor.
Kahvedeki sohbetimize kısa bir ara verip Ören’i adımlamaya başlıyoruz. Eylem
Muhtar’la birlikte, bir zamanlar gymnasium olduğu bilinen yapıyı -daha doğru bir
ifadeyle, ondan geriye kalanları- görmeye gidiyoruz. Günümüzün yapılarıyla iç
içe geçmiş, yılların yorgunluğunu taşıyan bu kalıntılar, bakımsız hallerine rağmen
zamana direnmeyi sürdürüyor. Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan izlere
eşlik eden gezintimiz bizi derinden etkiliyor.
Kapıdan çıktığımız anda, hemen karşımızda duran börekçinin vitrini gözümüze takı-
lıyor. Börekleri ve baklavaları ustalıkla açan Sergül (Korkmaz) Abla, içeri buyur ediyor
79

