Page 188 - BizimKöylerimiz
P. 188
AK ÇAKA Y A
Sevil Abla, ekmek tarifini Rafiye Abla’nın rehberliğinde, köyün herkesin bilmediği yollarına düşüyoruz.
detaylarıyla anlatıyor:
‘Unumuzu hazırlıyoruz, Taş patikalardan, yokuş yukarı çıkıyoruz. Ara yollardan ulaştığımız bir avluda,
tuzla, mayayla yoğuruyoruz. içimizi ısıtan bir şekilde karşılanıyoruz. İlk tanıştığımız kişi, 1945 doğumlu Ali
Bekliyor, mayalanıyor. İhsan (Yılmaz) Amca oluyor. Bu köyün hafızası onun cümlelerinde yaşıyor: “Çok
Sonra ben onu tek tek
parçalara ayırıyorum, tekrar fakirmiş eskiden... Babalarımız, dedelerimiz. Evveli araba yoktu bu köyde, araba
bekletiyorum ki içi düzgün yolu da yoktu. Milas’a patikadan giderdik, develerle. Akşamdan çıkardık, oraya
kabarsın. Sonra da birer
birer bu şekilde yapmaya varır yatardık. Dedelerimiz de böyle yaparmış. Sonra biz köylü kazma kürekle yol
başlıyorum.’ açtık. Eskiden buralar toprak evdi. Şimdi bak her yer şehir gibi. Gençliğimizde
fakirlik vardı, garibanlık vardı. Ben 8-9 yaşında çalışmaya başladım. 15 yaşımda
ayağıma ayakkabı buldum. O zamana kadar yalınayak... Şimdi anasının karnında
çocuğa ayakkabı alıyorlar.” Sonra hayatını özetler gibi devam ediyor: “Çalışmayla
geldik bugünlere. Malcılık vardı, arıcılık vardı, halıcılık, zeytincilik... Her şey vardı.
Büyükbaş, küçükbaş hayvancılık. 1982’de santral açıldı, milletin yarısı garibanlık-
tan kurtuldu. Ben ormanda çalıştım, ormandan emekliyim. Sonra bir arıcılığa baş-
ladım. O işi de oğlana devrettim.” Derken sesi ağırlaşıyor ve içini yakan bir acıyı
paylaşıyor: “Oğlan... İki sene oldu kalp krizinden gitti genç yaşta. Yalnız kaldık…”
Ali İhsan Amca’yla derinleşen sohbetin tam ortasında, içerideki tatlı telaş dikka-
timizi çekiyor. Sözler havada asılı kalıyor; merakla yönümüzü içeri çeviriyoruz.
İçerideki hareketin sebebi kısa sürede anlaşılıyor: bir yandan misafirlere kahve
hazırlanıyor, diğer yandansa ekmeklerin ateşe verilmesiyle uğraşılıyor. Yaklaşıp
süreci izlemeye koyuluyoruz. 9-10 ekmeğin bir arada yapıldığını, 10-15 gün idare
ettiklerini, bu süreçte bayatlamadığını öğreniyoruz.
Ateşte pişen ekmek nihayet hazır olduğunda, sıcacık bir parçasını koparıyoruz.
Mis gibi kokusu, daha ilk ısırıkta insanın burnunda çocukluk anılarını canlandı-
rıyor. İçimizi ısıtan bu tadın eşliğinde Sevil (Yılmaz) Abla’yla içten bir sohbete
koyuluyoruz: “Küçükken bizde küçükbaş hayvanlar vardı. Okula başladım önce,
sonra tatillerde hayvana gönderiyorlardı. Okul vardı, beşe kadar okudum işte. Sonra...
Eşimi kaybettikten sonra bir yıl çalıştım. Şimdi ev hanımıyım.” Ardından merakla sor-
duğumuz ekmek tarifini detaylarıyla anlatıyor: “Unumuzu hazırlıyoruz, tuzla, mayayla
yoğuruyoruz. Bekliyor, mayalanıyor. Sonra ben onu tek tek parçalara ayırıyorum,
tekrar bekletiyorum ki içi düzgün kabarsın. Sonra da birer birer bu şekilde yapmaya
başlıyorum.” Sonra gülümseyerek herkesin beklediği cümleyi kuruyor: “Hadi, yiyelim
de afiyet olsun.” O anda anlıyoruz; bu köyde tattığımız her lezzet aslında emeğin
ve sevginin yansıması…
Akçakaya, sanki zamanın belli bir noktasında duraklamış, orada kök salmış. Her
şey, eski zamanlara ait bir sadelik taşıyor. Geçmişle bugün arasında kurulmuş bir
köprü sanki… Yola çıkmadan önce köyün çıkışındaki çeşmede kısa bir soluk-
lanma… Yüzümüze çırptığımız serin su, hem yorgunluğumuzu alıyor hem de
dinlediklerimizin ağırlığını hafifletiyor. Bir tür veda ritüeli gibi…
184

