Page 185 - BizimKöylerimiz
P. 185
Rafiye Abla sohbetin sonlarına doğru bu kez bizi gülümseten, bir yandan da köy
kültürünün sözlü mirasını ortaya koyan ilginç bir bilgi paylaşıyor: “Çeşmenin başı-
na giden köylü, akşamüstü oldu mu 25-30 kişi orada toplanırdı. Su doldururlardı,
sonra oturur, sohbet ederlerdi. Eskiden derlerdi ki, ‘Pınardan su içen kız kaçar,
çocuk da okumaz.’ Ben şimdi torunuma da söylüyorum, ‘Aman çeşmeden su
içme, sonra okumazsın, haylaz olursun!’ diye.” Gülüşmeler arasında aktarılan bu
rivayet, batıl ama eğlenceli inanışların varlığına da işaret ediyor.
Muhtarın evindeki misafirliğimiz sona ermeden, veda öncesi ikramlar geliyor. Du-
manı üstünde tüten taze çayla birlikte, eve geldiğimizde kokusuyla bizi karşılayan
o kek önümüze geliyor. Haydar Muhtar, elinde demet demet adaçayı ve mis gibi
kokan kekikle çıkageliyor. Fark ediyoruz ki bu armağanların içinde köyün kokusu,
emeği var. Bu hediyeleri minnetle kabul edip muhtarın evinden ayrılıyoruz.
Akçakaya’daki gezimiz, Rafiye Abla’nın rehberliğinde ilerliyor. Bir evin bahçesinde
duraksıyoruz. Kimsecikler görünmüyor. Başımızı yola doğru çevirince yokuş yu-
karı, ağır ağır, bastonundan güç alarak gelen birini fark ediyoruz. Gülden (Yılmaz)
Anne… 90 yaşını devirmiş. “Bilemem gençliğimi, bildiğimi de unuttum. Bir şeyden
haberim yok artık.” diyor. Rafiye Abla’nın annesi olduğunu öğreniyoruz. Konuş-
tukça ortam da ısınıyor.
Gülden Anne, bir süre sonra hafızasının derinliklerinden sözcükleri çekip çıkarı-
yor: “Çok çalıştım be yavrum… Ben gençliğimde sekiz sene Milas ovasında tütün
diktim. Oradan geldim, anam düven dokurdu. 13-14 yaşında kocaya verdiler
beni. Anamın düvenlerini aldım geldim, burada da dokudum. Şimdikiler bir şey
işlemiyor.” Sonra bir an duruyor, başını biraz öne eğiyor, gözleri geçmişe dalıyor:
“Kafam evveli iyiydi. Şimdi kulağım duymaz, gözüm görmez. Bak, gelince de din-
lene dinlene…” Gülden Anne’nin yüzüne baktığımızda, her çizgide bir öykü, her
kıvrımda bir emek hissediliyor. Yüzündeki tebessüm ise her şeye rağmen hayat
sevincinden bir şey kaybetmediğini anlatıyor. Gülden Anne’nin gülümsemesi,
buradan aldığımız en kıymetli armağanlardan biri oluyor.
Köy sokaklarını adımlarken Şenay (Yılmaz) Abla ile Durmuş Ali (Yılmaz) Amca’nın
ikindi öğünlerine konuk oluyoruz. Sıcacık bir masa… Şenay Abla, gülümseyerek
ama bir o kadar da haklı bir gururla, “Yapmadığımız bir şey mi vardı bizim gençli-
ğimizde?” diye soruyor ve devam ediyor: “Bir tütün yapmadık. Biz halı dokuduk,
zeytin topladık, keçi güttük, koyun güttük, orak biçtik… Her şeyi yaptık. Yevmiyeye
gittik, dağlarda çam diktik, elma dalı topladık, kekik topladık.” Şenay Abla’nın torunu
ekmeği bölerken ninesinin anlattıklarını merakla dinliyor. Şenay Abla, köydeki
değişimi anlatırken, “Baksana, evler model oldu artık. Herkes emekli, aylıklı oldu. Bir
bizim gibiler kaldı dışarıda çalışmayan. Evvel insanlar birbirine gelir giderdi, oturur,
muhabbet ederdi. Biz akşama kadar halı dokurduk. Akşam namazında derelere,
kuyulara su doldurmaya giderdik. Çamaşır yıkamak için kimsenin geçmediği dere-
lere inerdik. Şimdi öyle mi? Atıyorsun makineye, yıkıyor. Biz yine de Allah’a şükür
deriz; iyi kötü zeytin, ot, çay pişiriyoruz; kendi evimizde yiyoruz.” O sırada gülüm- Köyün herkesin bilmediği
yollarına düşüyoruz. Taş
seyerek, “Durmuş Ali Amca, sen ne diyorsun bu işe?” diye sözü eşine veriyoruz. patikalardan, yokuş yukarı
O da muzipçe göz kırpıyor, “Ben dinliyorum, beni boş ver, ben konuşmayayım.” çıkıyoruz. Ara yollardan
diyor. Gülüşmeler arasında masadan kalkarken oturduğumuz sofrada kalplerimizi ulaştığımız bir avluda,
içimizi ısıtan bir şekilde
doyuran Şenay Abla ve Durmuş Ali Amca’ya teşekkür ederek vedalaşıyoruz. karşılanıyoruz.
181

