Page 117 - BizimKöylerimiz
P. 117
Derken, mavi demir kapısıyla dikkatimizi çeken bir evin önünde duruyoruz. Kapıyı Fatmana Abla da
Şakir Abi de daha
hafifçe aralayıp bahçeye doğru süzülüyoruz. Sessizlik, begonvillerin koyu pembe önce konuştuğumuz
tonlarıyla bütünleşerek sıcak bir huzur yayıyor. Bu davetkar atmosferin etkisiyle kapıyı Çakıralanlılar gibi
çalıyoruz. Kapıyı açan Fatmana (Taş) Abla, bizi şaşkınlıkla karşılıyor. dayanışmanın giderek
azaldığından dert
yanıyorlar. Bir zamanlar
İçeri davet ediliyoruz, sıcacık bir misafirperverlikle karşılanıyoruz. Sobanın harlı köy hayatında çok önemli
olan geleneklerin birer
ateşi odadaki samimiyeti pekiştirirken Fatmana Abla’nın güler yüzü ve içten tavır- birer kaybolduğunu
ları, sanki yıllardır bu evin bir parçasıymışız gibi hissetmemizi sağlıyor. Fatmana anlatıyorlar.
Abla, içten bir ısrarla çay ya da kahve ikram etmek istese de bir yere ayrılmasına
izin vermiyoruz. O da sonunda pes edip anlatmaya başlıyor. Daha önce konuştu-
ğumuz Çakıralanlılar gibi o da geçmişe duyduğu özlemle söze başlıyor. “Çocuk-
luğumdaki, genç kızlığımdaki gibi kalsın isterdim.” deyip eski günleri derin bir iç
çekerek anlatıyor: “Eskiden burada iki zeytinyağı fabrikası vardı, gümbür gümbür
çalışırdı. İki kahvehane, küçük de olsa iki market vardı. Her şey çok güzeldi. Dü-
ğünlerimiz de öyle… İlk gün bayrak dikme, ertesi gün keşkek, üçüncü gün elbise
verme, dördüncü gün kına, beşinci gün gelin alma, altıncı gün duvak derken
günlerce sürerdi.” Geleneklerin, bir zamanlar köy hayatında çok önemli bir yeri
olduğunu anlıyoruz.
Şakir (Taş) Abi, Fatmana Abla’nın anlattıklarını desteklemek için söze giriyor: “Biraz
aşağıdaki yağhane bizimdi. Yağhane dediğim, zeytinyağının sıkıldığı yer… Eskiden
‘Şunu kaldıralım.’ desen beş kişi birden gelirdi. Tabii maddi sıkıntılar var, herkes
karnı nerede doyacaksa oraya gidiyor. Ama bana Milas’ta havuzlu daire verseler
dönüp bakmam. Yazın şu evin önü yeter bana.” Bu sözler yalnızca Şakir Abi’nin
değil, doğup büyüdükleri topraklara sıkı sıkıya bağlı kalan köylülerin ortak duygu-
larını yansıtıyor. Onların bu vefası, geçmişin izlerini taşıyan taş duvarlarda ve artık
eski günlerde kalan hatıralarda yankılanıyor.
Şakir Abi’nin zeytinyağı işini hâlâ sürdürüp sürdürmediğini merak ediyoruz.
Sorumuza karşılık anlatmaya devam ediyor: “Ağaçlarım çok, her yıl 500-600 kilo
yemeklik yağımız olur.” Sözlerinden, işin ticaretini artık bıraktığını ancak kendi
ihtiyacını karşıladığı anlaşılıyor. Fatmana Abla ise içinde bulundukları dönemin
tam da zeytin hasadı zamanı olduğunu hatırlatarak işin inceliklerini paylaşıyor:
“Önce diplerini toplarız, sonra olgunlaşanları belirleyip makineyle düşürürüz.
Onlar fabrikaya gider, yağ olur. Ama satmam, ihtiyacımız kadarını kullanırım; kala-
nı çocuklara, eşe dosta hediye ederim.” Bu sözlerde paylaşmanın beraberinde
getirdiği huzuru da hissediyoruz.
Sohbet bir anlığına yerini suskunluğa bırakıyor; sobadan yükselen gürüldemeyi,
evin içindeki dinginliği dinliyoruz. Bu sessizliği, Fatmana Abla ile Şakir Abi’nin ne-
şeli atışmaları bozuyor; yılların alışkanlığıyla birbirlerine takılmadan duramıyorlar.
Vedalaşma vakti geldiğinde Fatmana Abla bizi kapıya kadar uğurluyor; ardımızda
sıcak bir yuva, içten gülümsemeler ve samimi anılar kalıyor.
Dönüş yolunda, yolumuzun üzerindeki kahveye bir kez daha uğruyoruz. Saat
ilerledikçe kalabalıklaşan köy kahvesinde tanıdık simalarla karşılaşıyoruz. Dere-
köy’de sohbet ettiğimiz Salih (Keser) Amca’yla selamlaştıktan sonra 1994-1999
yılları arasında Çakıralan’da muhtarlık yaptığını öğrendiğimiz Mustafa (Çulha)
Amca’yla sohbete koyuluyoruz. Mustafa Amca, yokluk içinde geçen çocukluk
113

