Page 212 - BizimKöylerimiz
P. 212
PIN ARARASI
geçmişin tam da ortasında yer aldığı için bu kadar anlamlı, diye düşünüyoruz.
Muhtarlığın bahçesinde süren doyumsuz sohbetin ardından Ali Muhtar ayağa
kalkıyor ve “Haydi!” diyerek hepimize yön veriyor. Böylece Pınararası’nın taş
sokaklarında bir yolculuk başlıyor. Kaldırım taşları, bugünün dokunuşu gibi
ama hemen yanı başlarında duran taş evler, bizi geçmişe çekip götürüyor.
Bahçeler bir tablo gibi… Yeşilin her tonunu barındıran ağaçlarla bezeli, mer-
divenlerde allı pembeli güller açmış saksılar… Bir evin duvarına tünemiş minik
bir köpek, gözleriyle hem bizi kolluyor hem köyünü. Kuzular bizi uzaktan
merakla izliyor. Her evin sınırlarını belirleyen taşlarla örülen duvarlar ise belki
de aidiyetin temsilcisi.
Yol boyunca taş evleri ve ağaçları seyrederken evinin demir kapısına yaslanmış,
düşünceli gözlerle etrafı süzen Sevcihan (Musluk) Abla dikkatimizi çekiyor. Yanına
yaklaşıyoruz, selamlaşıyoruz ve sohbetin kapısı aralanıyor: “Çocukluğumuzda
koyun vardı, keçi vardı, iş çoktu. Çekme suyuyla her şeyi yapıyorduk. Halı doku-
duk, tütün işledik, orak biçtik… Zeytin… Her şeyi yaptık yani. Tabii ki zordu…” Bu
Yol boyunca taş evleri ve cümleler hayat mücadelesinin ifadesi gibi. Yanımıza yaklaşan Mehmet (Musluk)
ağaçları seyrederken evinin Amca da, “Bu evde doğduk, bu evde büyüdük. Santralde çalıştım, bir buçuk iki
demir kapısına yaslanmış,
düşünceli gözlerle etrafı sene, sonra taş ocağında… Ondan sonra bıraktım. Çiftçilikle uğraştım; tütün,
süzen Sevcihan Abla zeytin. Zeytine devam ediyoruz. Kendimize yeterinden fazlasını satıyoruz.” diye
dikkatimizi çekiyor. Hayat anlatıyor. Sevcihan Abla ve Mehmet Amca’nın hikayesi bir yerlere göçmeden
mücadelesinin ifadesi olarak
dökülüyor cümleleri. toprağa kök salıp emeğiyle kazanmanın hikayesi sanki.
208

