Page 259 - BizimKöylerimiz
P. 259

yaklaşık iki ay sürdüğünü öğrendiğimizde verilen emeğe paha biçmenin ne kadar               Ferdinaz Abla, Milas halısının
                                                                                                           sadece bir desen değil,
            zor olduğunu daha iyi anlıyoruz. “İçeride bitmiş bir tane daha var. Seriyoruz,                  anlatısı olan bir miras
            müşteri bulursak satıyoruz.” diyor Gülüren Abla, tam karşımızda duran halıya göz            olduğunu anlatıyor. Halıdaki
            gezdirirken ekliyor: “Şu an dokuduğum kısa, eni 1,10, boyu 2,10 olur. Onu 30’dan                her motifin ayrı bir adı
                                                                                                          olduğunu, Kasım ayında
            aşağı vermem.” Köy hayatının ritmini ve Bozalan’ın yaşam tarzını ise, “Bizim gele-           başladığı halıyı anca yazın
            neğimiz bu, halı dokuyoruz. Arada sırada bahçelerimizi yapıyoruz, yaprak dikiyo-                  bitirdiğini söylüyor.
            ruz. Yaz gelince fasulye, patlıcan, biber, yeşillik yetiştiriyoruz, kendimiz yetiştirip
            kendimiz yiyoruz.” sözlerinin arasında buluyoruz.

            Dursun Muhtar, eşinin de halı dokuduğunu hatırlatınca rotamızı onların evine
            çeviriyoruz. Ferdinaz (Kayıhan) Abla, Bozalan’ın geniş manzarasına nazır terasın-
            da ağırlıyor bizi. Kahvelerimizi getiriyor, ardından içeriden iki halı alıp yere sererek
            anlatmaya başlıyor: “Annem, okuldan gelir gelmez bize halı yaptırırdı. 12 yaşın-
            daydım, o zamandan beri halı dokuyorum. Geçim kaynağımızdı halı. Ben tücca-
            ra götürüyordum, o topluyordu, satıyordu. Ama artık o da bitti. Satan yok, biz de
            vazgeçtik. Emek çok, ipi pahalı. İşin içinden çıkılmaz hale geldi.” Halının üzerinde
            gösterdiği her rengin kaynağını tek tek anlatıyor: “Boyası, ilmekleri özeldir Milas
            halısının. Bütün boyalar ayrı kazanda kaynar. Şu palamut, bu naneden. Şu ceviz
            yaprağından, karşıdaki sakız ağacının yaprağından. Bu da kök boya, bak.” Her
            renk, doğanın içinden süzülen, sabırla işlenmiş bir hatıra gibi. Ardından Milas ha-
            lısının sadece bir desen değil, anlatısı olan bir miras olduğunu öğreniyoruz. Halı-
            daki her motifin ayrı bir adı var: “Bu özel Milas halısı. Şu gördüğün Ada Milası, bu
            köpek izi, bu da cıngıllı Cafer.” Kasım ayında başladığı halıyı anca yazın bitirdiğini
            söylüyor. Bunun oldukça uzun bir süreç olduğunu düşünürken Ferdinaz Abla’nın,
            “Bir işim halı değil ki! Bağ bahçe var. İneklerimiz var. İşimiz bitti mi onların dibine
            oturuyoruz. Kızıma ben 20 tane halı verdim.” sözleri köy yaşamının pek de kolay
            olmadığını hatırlatıyor.


            Muhtarın evinden ayrılırken hemen alt kattaki ağıldan bize merakla bakan gözlere
            selamlaşıp Bozalan’ı turlamaya devam ediyoruz. Köyün içinde ilerlerken Boza-
            lan’a 1970’te Muğla’dan gelin gelen Fatma (Satış) Teyze ile ayaküstü bir sohbete
            dalıyoruz. “Benim üç tane kız vardı, gelin vardı; taban bir ay giderdi.” diye başlıyor
            anlatmaya. Muhtar araya girip, “Taban dediği iki metre.” diyerek bizi halının ölçü
            birimine dair bilgilendiriyor. Fatma Teyze’nin “Kızlar da dokuyorlar bir tane, iki
            tane.” sözleri ise dokumacılığın bir miras gibi nesilden nesile aktarıldığını ancak
            zamanla bu geleneğin unutulmaya yüz tuttuğunu düşündürüyor. Halının eski-
            si gibi her evde dokunmadığını ama izlerinin hâlâ silinmediğini anlatan Fatma
            Teyze, bizi yine bir tezgah başında Milas halısını görmek üzere eşinin yeğeninin
            evine yönlendiriyor.

            Ayşe (Satış) Abla’nın kapısını çalıyoruz. Kendimizi tanıttıktan sonra içeri buyur edi-
            liyoruz. Ayşe Abla, hiç vakit kaybetmeden bizi halı tezgahının bulunduğu odaya
            götürüyor. Üzerine serdiği yorganları usulca bir kenara kaldırıp tezgahın başına
            oturuyor ve geçmişten bugüne uzanan bir hikayeyi anlatmaya başlıyor: “Bizim
            zamanımızda ortaokul yoktu. İlkokulu bitirdikten sonra, 12 mi, 13 mü yaşındaydık,
            halıcılığa başladık. Hazır ip kullanmadık hiç. Göllerden çamur alır, tarlalardan ot
            toplar sapıyla kaynatırız. Sonra çamura atar, bir hafta bekletiriz. Bu halıyı geçen
            sene tezgaha koymuştum ama artık eskisi gibi dokuyamıyorum. İki kızım var, bir
            kişi de elden alırdık, dört kişi dokurduk. Şimdi zorlanıyorum. Geçen sene zeytin






                                                                                                                        255
   254   255   256   257   258   259   260   261   262   263   264