Page 291 - BizimKöylerimiz
P. 291

Yaşar Amca’nın, “Çok çalıştım ben.” diyen sesi yaşanmışlıkla yoğrulmuş. Bu cüm-                 Behiye Anne ve Yaşar
                                                                                                          Amca, 85’i çoktan geride
            le bir ömrün özeti gibi. Sonra detaylar geliyor: “Çamovalı’da rençberlik yaptım               bırakmışlar.  Behiye Anne
            ben öküzlerle. Sabah tütün kırardık, tütün zamanında… 30 dönüm yer aldım,                  ocağın başına ilişince, odanın
            tarla yaptım. Bu evleri yaptım ben. Akşam kahve çalıştırırdım.” Tam bu sırada                  asıl sahibi olan kedi yön
                                                                                                        değiştirip kucağına kıvrılıyor.
            Behiye Anne kendine has netliğiyle giriyor söze: “Çalışmasak olmayacaktı. Tütün               Derken Yaşar Amca içeri
            paralarıyla üç çocuğumuzu baş göz ettik, bak. Şimdi tütün parasıyla olmaz ama.”               giriyor, göz ucuyla odayı
                                                                                                         süzüp, ‘Niye klimalı odaya
            Demek ki asıl mesele ekilip hasadı alınan ürün değil; çalışmak.                               almadın misafirleri?’ diye
                                                                                                                    soruyor.
            Sohbet dingince sürerken kapı hafifçe aralanıyor ve içeri, aza Mehmet’in annesi
            olduğunu öğrendiğimiz Hacer (Arslan) Abla giriyor. Kenardaki küçük tüpü usul-
            ca yanına çekiyor, daha biz fark etmeden şekeri, kahveyi, cezveyi hazır etmiş
            bile. Belli ki bu sadece bir ikram değil; bu evin bir ritüeli. Cezveden yükselen
            kahve kokusu, sohbete farklı bir boyut daha katıyor. Dumanı üstünde, hatırı bol
            kahvelerimizi içerken bu kez sözü Hacer Abla alıyor. Gülümseyerek ama biraz
            da merakla soruyor: “Köy köy geziyorsunuz ha?” Sonra kelimeleri yavaşça ama
            dikkatle seçerek dökülüyor: “Geçen gün ne aklıma geldi ya… Bak bu benim
            içime doğmuş. Bir gün dedim elime kalem defter alacağım, ben hayat hikayemi
            yazacağım, dedim. Sonra torunum okusun, dedim.” Bu sözleri duyunca bir an
            duruyoruz. Anlıyoruz ki Hacer Abla’nın anlatacakları bir ömrün mirası. İçine doğ-
            muş ve biz şimdi onun tam karşısındayız. Tam da bu nedenle onun hikayesini
            dinlemek şart oluyor.

            Hacer Abla’nın hikayesi, daha ilk cümlesinden itibaren insanın içine işliyor: “Ben
            62 doğumluyum. Süt emmemişim. Babam marangoz, bu evi yaptırırken atölyeyi
            eve getirmiş. Kulaklarım zarar gördü, çok gürültülüydü. Ama git diyen olmamış.
            Okulda birinciydim. Matematik… Evveli hep ‘iyi, orta, pekiyi’ yazardı ya, benimki
            hep pekiyi çıkardı. Anneme, beni okutsun diye çok baskı yaptılar ama… Kısmet
            değilmiş.” Ardından içinden geçeni yüksek sesle söylüyor: “Okusaydım ya öğ-
            retmen olurdum ya hemşire.” O esnada Yaşar Amca da söze katılıyor, “Eskiden
            ortaokulu bitiren memur olurdu.” diyerek o dönemin gerçekliğini hatırlatıyor.







































                                                                                                                        287
   286   287   288   289   290   291   292   293   294   295   296