Page 293 - BizimKöylerimiz
P. 293
Behiye Anne ise gönülden bir özür taşır gibi, “Ne yapayım, iki tane daha vardı
peşinde. Ya bunun arkasından gitsem, ötekiler kalacak.” diyor. Bu cümle, bir
annenin yoksullukla yaptığı çaresiz bir pazarlık gibi... Yoksulluk, tıpkı coğrafya gibi,
insanın yolunu çiziyor.
Hacer Abla, hikayesini anlatmaya devam ediyor: “16 yaşında evlendim, çocuk ge-
lin yaptılar. Köyde yaşlandık, hayvan baktık, zeytin topladık, tütün toplardık ama
o zaman tütün para ederdi. Halı da dokudum. Arapça kelime-i tevhid yazıyor
üzerinde. Yeniköy’den geldi örnekleri, dokudum hep elimle. Rahmetli, emekli
olacağım diye ot biçme makinesi aldı. Yardım etmeyi severdi, parayı böyle tomar
tomar dağıttı. Şimdi çocuklarımla yaşamaya devam ediyorum. Evden hiçbir yere
gitmem, annemgile bakarım.” Hacer Abla’nın hikayesi erken büyüyen kız çocuk-
larının yarım kalan hayallerinin simgesi gibi.
Sohbet, aza Mehmet’in anlattıklarıyla bambaşka bir yöne evriliyor. “Bir keresin-
de…” diye başlıyor ve devam ediyor: “Büyük dedem, rahmetli, yağmur duasından
sonra dereye taş atmış. Sonra hava bir kapatmış. Üç gün, dört gün açılmamış;
insanlar dışarıya çıkaramamış kafasını. Eskiden insanların imanı da kuvvetliydi,
yağmur duası işe yarardı. Şimdi yağmur duasının işi de bitmiş.” Bu köy efsanesi,
koşullar gibi insanların da değiştiğine iyi bir örnek oluyor. Aza, köyün hem şifacısı
hem de yıldızlamacısından bahsedip geçmişin mistik olaylarına bir kapı daha
aralıyor: “Bu, zamanında savaşın bir tanesinde esir düşmüş. Arapların hapishane-
sinde… Hapishanedeyken Araplardan biri el vermiş ona. İlmini öğretmiş. Sonra
buraya geliyor. İnsanların yıldızlamasına bakıyor. Biri hasta olsa götürürler, ‘Şuna
bir muska yazıver.’ derler. Yazıyor, karalıyor, bohçalayıp veriyor. İnsanlar onda şifa
olduğuna inanıyor. Tabii işe yaradığına inanırsan her şeyin şifası oluyor ya. Doktor
da olmayınca…” diye anlatıyor. Biliyoruz ki modern tıbbın ulaşamadığı yerlerde
batıl inançlarla birlikte efsanevi figürler devreye giriyor.
Hikayeyi, geçmişi belleğinden çıkaran Yaşar Amca’dan da dinliyoruz: “O zaman
doktor yoktu. Ben yıldızlamaya gittim. Oğlum dedi, zamanla bir yerden çok iyilik
göreceksin dedi. Sonra evin çok kalabalık olacak, dedi. Kahve açtım. Sonra da
30 dönüm tarla aldım.” Bu küçük kehanet belki de yeniden şekillendirmiş Yaşar
Amca’nın yaşamını. Yaşar Amca’nın torunu Mehmet anlatılanlara dahil oluyor:
“Hakikaten bir iyilik. 10 dönüm için anlaşıyorlar. Kadın hastaneye yatıyor. Sonra
vicdanen rahatsız oluyor. Diyor ki, ‘Siz bunlara iki dönüm daha gösterin. Derken
toplamda o ağaların 30 dönüm tarlasını alıyor. Bu hikaye sayesinde derli toplu
en büyük tarla dedemdedir. Dedeme ağa da diyebiliriz aslında birazcık.” Bu son
sözde hem takılma hem gurur var.
Sohbet köyün geçim kaynaklarına uzanıyor. “Eskiden yazın tütünle uğraşırdık,
kışın zeytin vardı. 2003’e kadar tütün vardı. Dedem mesela o tarlaları tütün-
le almıştı. Topraktan gelen paranın bir bereketi var. Her tütün parasında araba
Aza Mehmet, ‘Bir keresinde
değiştirirdik.” diyor. Ardından sözleriyle tütün mevsiminin çilesini resmediyor: büyük dedem, rahmetli,
“Topla gel, kurut, paketle gitsin. Yapraklarını tek tek dizeceksin. Gecenin birinde yağmur duasından sonra
dereye taş atmış. Sonra hava
kalk, güneşin alnında kır, sonra diz. Akşam yemeği, ardından kahve, gece 1.00’de kapatmış. Eskiden insanların
yine tarlaya. Zamanın da bereketi varmış. Ama şimdi zaman hiçbir şeye yetmiyor. imanı da kuvvetliydi,
Sabah kalkıyorsun, bir-iki şey yapayım diyorsun, zaman bitiyor. Dedemlerin za- yağmur duası işe yarardı.’
diye anlatıyor köylülerin
manındaki gibi değiliz. Şurada köyün dışında bir dağ var, eskiden köy oradaymış. inanışlarını.
289

