Page 127 - BizimKöylerimiz
P. 127
Köyün geçmişine dair çokça merak ettiğimiz sorumuzu sorup “Karacaağaç”
adının kökenini de Dursun Muhtar’dan dinliyoruz: “Ben de amcalardan duyduğu-
mu aktarıyorum. Bir Haceli varmış; Yörük. Bizde hayvancılıkla uğraşanlara Yörük
denir. Haceli gelip yerleşmiş buralara. Köy de ismini çobanlardan almış aslında.
Bizim burada, eskiden boş duran, ekilip biçilmeyen arazilerde kareş dediğimiz
bir ağaç olurdu. O ağacın asıl adı ‘karaca’ ama halk arasında ‘kareş’ deniliyor.
Köyümüz de adını işte bu ağaçtan karaca ağacından almış yani.” Dursun Muhtar
anlattıklarıyla bir yandan köyün kurulduğu döneme diğer yandan ta o zaman
doğayla kurulan bağa işaret ediyor aslında.
Prefabrik yapının içinde sohbet ne kadar içten olsa da köyün gerçek ruhunu
burada tam anlamıyla hissedemiyoruz. Karacaağaç’ın havasını, suyunu, toprağını
görmek için dışarı çıkıyoruz. Dursun Muhtar, bir nar ağacının ardına gizlenmiş
karaca ağacını gösteriyor bize. Böylece merakımızı da gideriyor. Muhtarın reh-
berliğindeki turumuz yavaş yavaş ilerliyor. Ali Dayı’nın anlattığı çeşme çıkıyor
karşımıza; suyu serin ve berrak. Bazı evlerin pencereleri kapalı; kimilerinde
yaşamın durduğu çok net. Biraz ileride, iki kadın görünüyor; ayakta, muhab-
betteler. Bizi fark edince tebessümleri biraz utangaçlaşsa da içtenlikten bir
şey kaybetmiyor. Yanlarına yaklaşmadan önce Dursun Muhtar, “Biri annem,
biri eşim.” diyor.
Biz içeri henüz adım atarken bahçeye hızlıca sandalyeler diziliyor, cezve ocağa
konuluyor. Bir yudum kahve, bir çift kelam derken söz, Karacaağaç’ın toprakları-
nın en eski tanıklarından biri olan Ayşe (Uysal) Anne’ye geliyor. Tam 80 yılını bu
köyde geçirmiş. Yaşadıklarını süslemeye gerek duymadan paylaşıyor: “Gençliğim-
de yavrum, herkes orakçıydı, çapacıydı... Herkes kendi yıkığında olan bir insandı.
Yeliz Uysal’la sohbetimizde
sonradan Karacaağaçlı
olduğunu öğreniyoruz:
‘2009’da Yoğunoluk’tan
gelin geldim buraya. Zaten
birbirimize yakın köyleriz,
geleneklerimiz,
göreneklerimiz aynı.’
123

