Page 160 - BizimKöylerimiz
P. 160
Y OĞUN O L UK
Dudu Teyze, köyün üç kez ölümden döndüğünü anlatıyor: “Biri sudan… Tamam, onu atlattık. Biri
geçmişine dair
anılarını paylaşırken silahtan… Onu da geçtik. Biri de ateşten; alevlerin ortasında kaldım ama kurtardı-
burada yaşayanların lar.” Şimdi ise 86 yaşında, hâlâ dinç, hâlâ hareketli. “Allah sağlık versin, şu karşıdaki
geleneklerine sıkı sıkıya Pinar Mahallesi’ne evelallah yaya gider, gelirim.” diyor övünerek. Uzun ömrünün
bağlı olduklarının altını
özellikle çiziyor. sırrını da açıklıyor: “Zeytinden başka bir şey yemedim. Biz zeytinyağına alışkınız.
Babam rahmetli ekmeği ovup kaşıkla yerdi; 89 yaşında vefat etti. Bir günden bir
güne ayaklarını uzatıp da oturduğunu bilmem. Hep hareket ederdi.”
O esnada Solmaz (Durmaz) Anne de bir yandan çerçiyi beklerken bir yandan meraklı
gözlerle bize bakıyor. “Hep buradayım.” diyor ve anlatmaya devam ediyor: “Benim
çocukluğumda buralar bambaşkaydı; insan da çoktu, hayvan da… Gençlik vardı.
Hep birlikte orak biçer, tütün diker, mal bakardık. İşlerimizi imece usulü yapardık; biri
giderdi, biri kalırdı, ertesi gün bir başkası devralırdı. Orak biçsek de tütün diksek de
paylaşırdık emeğimizi. Bahar geldi mi dağlara göçerdik; binbir çiçeğin arasında çam
dallarından evler yapardık. Oğlakların, kuzuların sesi… Her şey güzeldi. Şimdi bunlar
yok. Eskiden insanlar birbirleriyle çok daha fazla iletişim kurar, yardımlaşırdı. Benim
kızım olmadı, oğlanlarım var. Onlar okudu, adam çalıştı. Evin işi hep bana kaldı; zey-
tinler, inekler… Halı tezgahının yanına varamadım gari, gelinler dokudu halıları. Yine
de çok şükür…” Zorluklarla geçen bir hayatın yorgunluğuna rağmen hayata duyduğu
minnettarlık gözlerinden okunuyor.
Solmaz Anne’ye Yoğunoluk’un geçmişine dair hikayeleri de soruyoruz. Yarı espri-
li, yarı hüzünlü bir ifadeyle, “Benim bildiğim hikaye var da şimdi anlatamam gari.
Eskiden de anlatmazdım. Ama beyim olsaydı ne hikayeler anlatırdı size.” diyor.
Sözlerindeki hüznün ve belleğindeki boşlukların nedenini ise şu cümleleriyle açı-
ğa vuruyor: “Benim şimdi kafamda hiçbir şey kalmadı. Bu sene hele… Oğlumun
birini kaybettim.”
Hasan Hüseyin Dayı, ortama çöken keder bulutlarını dağıtmak istercesine insan
yaşamını tek cümlede özetliyor: “20’de aslan, kimseyi dinlemez; 30’da kaplan,
yırtıcıdır; 40’ta akıl gelir, 50’de fikir, 60’ta koç, 70’te koyun, 80’de tavuk, 90’da ar-
tık yok gari.” Ardından, belleğinin kuytularında gizlenmiş anılarını bizimle paylaş-
maya devam ediyor: “Anam, babam, kayınvalidem… Hepsi şehit çocuğuydu; biz
onların torunlarıyız. Biz onların yokluğunda dünyaya gelmişiz. Biz de zorluk gör-
dük ama onlar kadar değil. Annemiz, babamız başımızdaydı. Güzel yerdi burası
ama insan kalmadı. İnsan olmayınca da bakımsız kaldı. Şimdiki gençler yokluğu
bilmez. Eskileri anlatıyorsun seni cahil yerine koyuyorlar. Kıymet de bilmiyorlar.”
Köyün en eski sakinlerinden birinin bu sözleri, nesiller arasındaki uyuşmazlıkların
empati kuramamaktan kaynaklandığını düşündürüyor.
Çerçi köye vardığında, Hasan Hüseyin Dayı da Solmaz Anne de günlük yaşam-
larının akışına geri dönüyorlar. Malum, evlerinin ihtiyaçlarını karşılamaları gerek.
O esnada Dudu (Yalçın) Teyze, yanımıza gelip sohbete koyuluyor: “Yatağan’da
doğdum, burada evlendim. Yedi sene Muğla’da kaldım, sonra ihtiyarların hatırına
buraya geldik. 40 sene oldu buraya geleli. O kadar zamanda değişen pek bir şey
yok. Bu köyde eskiden insan çoktu. Böyle böyle, bu kadar kaldık; yaşlılar kaldı,
başka da bir şey yok.” Sesi hüzünle ağırlaşıyor. Köyün geçmişine dair anılarını
paylaşırken burada yaşayanların geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olduklarının altını
özellikle çiziyor.
156

