Page 171 - BizimKöylerimiz
P. 171

şartlarına bakarsan eski durumlar çok iyiydi. Şimdiki durum iyi değil. Keçi vardı,
            keçi güderdik. Tütün dikilirdi, tarlada tütün dikerdik biz.” diyerek anlatıyor eskileri.
            Cümleleri kısa ama yaşanmışlıklarla dolu. “O zamanlar garibanlık çoktu da… Şim-
            di de yetinemiyoruz işte.” dedikten sonra uzaklara dalıyor. Gözlerinin önünden
            film şeridi gibi geçen geçmişi dudaklarından dökülüyor: “Kimseye muhtaç değil-
            dik. Bağ bahçemiz, her şeyimiz vardı. Bu fabrikayı yaptığımda zeytin azdı. Şimdi
            çoğaldı. Herkes birer ton, ikişer ton, üçer ton, beşer ton yağ sıkardı.” Bir süre
            sessizlik oluyor. Sonra o büyük yangını hatırlayarak ağırlaşıyor kelimeleri: “Benim
            zeytinliğim vardı… Bitti. Şimdi bir tane yok içinde. Hepsi yandı.” Sanki bir yakınını
            kaybetmiş gibi sesi.


            Ortamı biraz yumuşatmak ve havadaki hüznü hafifletmek için konuyu köyün
            tarihine çeviriyoruz. Gürceğiz’in eskilerinden biri olarak, acaba köyün kökenini
            biliyor mudur, diye merak ediyoruz. Kısa ve net cevaplarla anlatıyor: “Yörükler
            gelmiş, derler. İki-üç kardeş... Biri Bayır’a yerleşmiş, biri buraya, biri de Akçakaya
            köyü var, oraya.” Bu sözlerden sonra yeniden yokuşu inmeye koyuluyoruz.

            Yörük kökenli hikayeyi tamamlayan detaylar Ersoy Muhtar’dan geliyor. Muhtar,
            Gürceğiz’in adının ve yerleşiminin ardında yatan geçmişi şöyle anlatıyor: “Ta-
            vas’tan gelme buranın halkı. Burası gür bir ormanmış zamanında. Caminin orada
            bir su var, orası ilk yerleşim noktası işte. O suyun başına gelmiş Yörük, keçileriyle.”
            Sonra, köyün adının nereden geldiğini paylaşıyor: “Sürgün gelen Yörük’e sormuş-
            lar, ‘Neredesin?’ diye. O da demiş ki: ‘Gür bir ormanın içindeyim.’ İşte köyün ismi
            oradan çıkma.” Göçle gelen yerleşim hikayelerimize bir yenisini ekliyoruz.

            Gürceğiz’in sokaklarında yürürken bir bahçenin köşesindeki gölgelikte oturan
            biri dikkatimizi çekiyor. Serin havanın tadını çıkarıyor Sevim (Yılmaz) Teyze. Ya-
            nına varmak için birkaç taş basamağı aşıyoruz. Sevim Teyze biraz rahatsız, belli.
            Ama misafirperverlik yine de eksik değil. Özenle üst üste yerleştirilmiş plastik
            sandalyelerden birer tane alıp yanına oturuyoruz. Cümleleri geçmişe açılıyor:























                                                                                                             Yağhanenin hemen
                                                                                                           yanındaki evin önünde,
                                                                                                          bahçede bir sandalyede
                                                                                                               dinlenen Ahmet
                                                                                                          (Karaçayır) Amca, 90’ına
                                                                                                             merdiven dayasa da
                                                                                                             zamana direnen bir
                                                                                                              belleğin taşıyıcısı...





                                                                                                                        167
   166   167   168   169   170   171   172   173   174   175   176