Page 248 - BizimKöylerimiz
P. 248

GÖ KBEL




                                                   lamış. Bir dedeyle karşılaşmış yolda, ona su verirken içine çam pürçeği koymuş.
                                                   ‘Bunu neden koydun kızım sen içine?’ demiş dede. ‘Bu çam pürçeği her hasta-
                                                   lığa derman olur.’ demiş. Kaybolmuş dede, öyle gitmiş; hızırmış, hızır. Buranın
                                                   hikayesini ben böyle biliyorum, Gökbel diye o zamandan kaldı diyorlar.”

                                                   Biraz ötede, Fatma Anne’nin dünürü sessizce bizi dinliyor. Çökertme’den Gök-
                                                   bel’e gelin gelen Dudu (Çam) Teyze, geçmişin sisleri arasından çekip çıkardığı
                                                   anılarıyla düğünlerini gözümüzde canlandırıyor: “O zamanlar üç, dört, beş, altı
                                                   köy bir araya toplanırdı düğünlerimizde. Gelini ata bindirirlerdi, keşkekler kaynar,
                                                   şenlik günlerce sürerdi. O zamanlar buralarda tek tük ev vardı, şimdi ise her taraf
                                                   ev oldu.” Tıpkı Fatma Anne gibi onun da okula gidemediğini, çocuk yaşta halı
                                                   dokumaya başladığını öğreniyoruz. Dudu Teyze, tezgahın başında geçen yıllarını
                                                   özlemle anarken iki yıl önce artık halı dokumayı bırakmak zorunda kaldığını söy-
                                                   lüyor. “Bacaklarım hiç tutmuyor, kollarım… Oğlan, ‘Bırak anne, yapma artık,’ dedi.
                                                   Halı dokumayı severdim, ederdim ama şimdi yapamıyorum.” derken sesi hüzünle
                                                   tınıyor.

                                                   Köyün yollarında ilerlemeye devam ederken Gökbel’in en yaşlı sakininin kapısını
                                                   çalmaya karar veriyoruz. 80’ini çoktan geride bırakan Cevdet (Gönül) Amca, has-
                                                   talığa rağmen bizi geri çevirmiyor hatta sohbete gönülden eşlik ediyor. “Sorun
                                                   siz, hafızam yerinde, cevap verebilirim.” diyerek belleğinin sağlamlığının da altını
                                                   çiziyor. “Ben iki asırlığı bilirim. Bizim kökümüz buraya gelmiş. Dedem buraya
                                                   geldiğinde dokuz yaşındaymış. Biz altı kardeştik, hepsi göçtü bu dünyadan;
                                                   küçüğüm de büyüğüm de... 83 yaşında ben kaldım ama ne kadar yaşarım,
                                                   onu yalnız Yaradan bilir. Çocukluğumda öyle herkesin iki katlı evi yoktu.
                                                   Garibanlar tek göz, alçak evlerde yaşardı. Yolumuz bile yoktu. Katır besler,
                                                   Mumcular’a, Milas’a hayvan sırtında gider gelirdik. O zaman bu makineler
                                                   de yoktu. Çökertme-Gökbel arasını iki senede, köylünün gücüyle açtık.
                                                   İlkokulu Bozalan’da okuduk, buradan yürüyerek iki saat çeker. Babalarımız,
                                                   atalarımız gariban; yalın ayak giderdik okula. Kışın yer buz tutsa da çare
                                                   yoktu, pabuçsuzduk.” Cevdet Amca’nın anlattıkları, geçmişte yaşanan yok-
                                                   sulluğu ve zorlukları derinden hissetmemizi sağlıyor.

                                                   Son durağımızda, bize yol boyunca eşlik eden köy azası Tayfun’un anne
                                                   ve babasını ziyaret ediyoruz. 45 yıl boyunca arıcılıkla uğraşan ancak yan-
                                                   gınların ardından verimin düşmesi nedeniyle bu mesleği bırakmak zorunda
                                                   kalan Mehmet (Karaaslan) Amca, yılların deneyimiyle işin inceliklerini an-
                                                   latıyor: “400’ün üstünde kovanım vardı. Şubat aylarında besleme yapardık,
                                                   arada yemlerdik. Nisanın 15’inde bölme yapıp yavru çoğaltırdık. O böldü-
                                                   ğümüz kovanlar 21 günde analanır, 45 günde yavruya yatar analar. Ankara,
                                                   Afyon, Konya… Yöreleri dolaşıp üretim yapardık. Ağustos 15 dedi mi çama
                                                   girerdik. Ama çamlarımız kalmadı, bitti.” Arıcılığın genç işi olduğunu söyle-
                                                   yen Mehmet Amca, yaptığı işi büyük bir özlemle anıyor; “Bazen gece hayalime
               Köyün azalarından ve aynı           giriyor.” diyor. “Hasat zamanında iki kişi günlük 15 teneke bal alıyorduk. Ama o
                   zamanda santralde               zamanlar gençtim, kucaklardım tenekeleri, şimdi yaşlandım biraz. Ankara’dan
               çalışan Tayfun Karaarslan,
              ‘Köylü geçimini hayvancılık,         üniversite öğrencileri geldi yanıma, onlara pratikte nasıl yapıldığını gösterdim.
               zeytin ve tarımla sağlıyor          Bana, ‘Sen bizim hocalardan iyisin.’ dediler.” Bu sözleri paylaşırken Mustafa
                 ama gençler daha çok              Amca’nın ifadesinde yıllar içinde edindiği bilgiyi paylaşmanın verdiği gururu da
              turizme yöneliyor, bir kısmı
             ise santralde çalışıyor.’ diyor.      görüyoruz.





            244
   243   244   245   246   247   248   249   250   251   252   253