Page 270 - BizimKöylerimiz
P. 270
KUL T AK
Ali Dayı ve Bilal Amca’nın da Hüsnü Muhtar, Ali (Çınar) Dayı, Bilal (Yağlıdağ) Amca ve Muhsin (Pınaraltı) Abi’yle
katıldığı, köy kahvesindeki sürdürdüğümüz sohbet, kuşaklardan süzülerek gelen hikayelerle zenginleşiyor.
sohbetimiz kuşaklardan
süzülerek gelen hikayelerle Her anlatı, geçmişin derinliklerinden kopup gelen bir hatıranın izini sürüyor. Biri
zenginleşiyor. Her anlatı, söze giriyor: “Geçmişten miras bir mağara var burada. Bugünün buzdolabı ney-
geçmişin derinliklerinden
kopup gelen bir hatıranın se, eskiden de orası oydu; peynirler, erzaklar hep orada saklanırmış. Ama mağa-
izini sürüyor. ranın iniş çıkışı oldukça zorlu. Belediyeye dilekçe verdim, dedim ki bu mağarayı
düzenleyelim, ışıklandıralım; turizm açısından da bir değer kazanır. Üstelik epey
büyük bir yer.” Bir diğeri, aile isminin kökenine dair bir hatıra paylaşıyor: “Soyadı
Kanunu çıkınca dedeme sormuşlar, ‘Hangi soyadını almak istersin?’ O da düşü-
nüp taşınmış, sonra ‘Yağlıdağ olsun.’ demiş. Deniz tarafında Yağlıdağ var, sık sık
oraya gidermiş, arazisi de oradaymış. Pınaraltı ailesinin hikayesi de benzer; evleri
pınarın altında olduğu için onlara da bu isim kalmış.” Derken sohbet, Kırım Sava-
şı’na kadar uzanıyor; savaşa gidip de bir daha köye dönemeyenleri anlatıyor biri.
Konular iç içe geçiyor, köy sakinlerinin bilinç akışında oradan oraya savruluyoruz
-tarih, hatıralar ve unutulmuş isimler arasında dolaşan bir nehir gibi…
Anlatılanları bir düzene koyabilmek için grubun en yaşlısına dönüyor, “Ali Dayı,
sen anlat bize köyü, gençliğini...” diyoruz. Bir an duraksıyor, ardından hafızasının
derinliklerinden çıkardığı hatıralarla söze başlıyor: “Ben 1965’te evlendim. İki gün
duvak yapabildik. Gelini almak için Dağpınar’a gittim; yaya gidiyorsun, yaya geli-
yorsun. Dört de çalgıcı getirdik.” Tam o sırada Selim (Musluk) Amca söze giriyor,
geçmişin ritüellerini hatırlatıyor: “Mesela perşembe günü damat evin önüne bay-
rak dikerdi. Cuma günü eğlenceler başlardı, cumartesi ve pazar tüm köy düğüne
katılırdı.” O günlerden bugüne uzanan değişimi hüzünle anarken biri daha araya
giriyor: “Gelenekler artık yok oldu, düğünler hep balo gibi yapılıyor. Eskiden gelin
alması olurdu. Bundan 40 yıl önce köyde tek bir vasıta bile yoktu; gelinleri at sır-
tında götürürdük, çeyizleri hayvanlarla taşırdık.” Bir zamanlar hayatın doğal akışı
olan bu geleneklerin sessizce kaybolmasına dair hüznü hissediyoruz.
266

