Page 285 - BizimKöylerimiz
P. 285

Bakkalın önünden
                                                                                                           geçerken Halil Dayı’yla
                                                                                                          sohbet ediyoruz. Köyün
                                                                                                          bakkalını 1981’de açmış.
                                                                                                              Şimdi işleri oğluna
                                                                                                              bırakmış ama hâlâ
                                                                                                                     burada.


























            Yine bir çınarın izini sürmek için adımlarımızı hızlandırıyoruz. Bahçeye adım atar
            atmaz, bizi ilk karşılayanlar kediler oluyor. Belli ki bu ev artık onların da mekanı…
            Patileriyle adımlarımızı takip ediyor, bizi içeri buyur ediyorlar. Sonra sessizce
            bahçenin serin gölgesine dönüyorlar. 1931 doğumlu Hatice (Coşkun) Anne’yle
            tanışıyoruz. Yakın zamanda hastanede yatmış, safrakesesi alınmış. Bu yüzden
            konuşacak hali pek yok. Sessizliğine eşlik etmek üzere yanına oturuyoruz. Ara ara
            çocuklarından, torunlarından bahsediyor. Onu fazla yormak istemiyoruz. Hatice
            Anne’nin yanı başında geçirdiğimiz o kısa vakitte konuşmadan anlatılan yorgun-
            luğu hissediyoruz.

            Köyü adımlamaya devam ediyoruz. Bakkalın önünden geçerken Halil (Özcan)
            Dayı’yla göz göze geliyoruz. Kısa bir sohbete tutuşuyoruz. İlk cümlesiyle geçmi-
            şin kapısını aralıyor: “Eskiden araba yoktu, telefon yoktu, bir şey yoktu... Sabanla
            çift sürerdik biz.” Köyün bakkalını 1981’de açmış. Şimdi işleri oğluna bırakmış ama
            hâlâ burada. “Zeytinimiz var, malımız var, mülkümüz var… Burayı seveceğiz tabii.
            Türkiye’de gezmediğim yer yok. Ama burası gibi yer görmedim. Cennet burası,
            yeryüzündeki cennet; Ege Bölgesi, Akdeniz…” Anlıyoruz ki Ulaş’ta herkes toprağı-
            na sevgiyle, minnetle kök salıyor.


            Ulaş’ın her köşesi bir paletten çıkmış gibi... Pencerelerin mavi ahşap kepengi, taş
            duvarlardan sarkan begonvillerin pembesi, dallarda ağırlaşan narların kırmızısı,
            yaprakların birbirinden ayrışan yeşil tonları, muhtarlık binasının sarıya boyanmış
            duvarı, bakkalın cam göbeği kapısı... Tıpkı insanları gibi renkleri de capcanlı ve
            kendine has. Ziyaretimizin sonuna yaklaşırken yeniden köy kahvesine dönüyoruz.
            Bu kez kepenkler açık; çaylar demlenmiş, köpüklü kahveler fokurdayıp fincan-
            lardaki yerini almış. Herkes bir sandalye çekmiş, günün yorgunluğunu atıyor. Biz
            de aralarına karışıp bir yorgunluk kahvesi içiyoruz. Kahveciye, ikramı için teşekkür
            ediyoruz. Ardından Durmuş Muhtar’la vedalaşıyor, köyün renklerine ve hikayeleri-
            ne zihnimizde yer açarak yola çıkıyoruz.






                                                                                                                        281
   280   281   282   283   284   285   286   287   288   289   290