Page 59 - BizimKöylerimiz
P. 59
Çınarın gölgesi, köylünün hafızasının buluşma noktası oluyor adeta. Herkes bir
şeyler paylaşmak, geçmişe dair bir iz bırakmak istiyor gibi. 1945 doğumlu Kazım
(Gülten) Amca söze ilk girenlerden: “Çocukluğumuzdan beri yapmadığımız
iş mi kaldı bu köyde?” Ardından İbrahim (Korkmaz) Dayı katılıyor sohbete; alın
terinin izini bırakıyor cümlelerine: “Çok uğraşırdık gençken. Traktör falan yoktu
o zamanlar… Hep öküzle, hayvanla, atla, eşekle işlerimizi hallederdik.” Bağdam-
ları’ndan Çamköy’e gelin gelen Nazik (Kesici) Teyze’nin cümleleri bir dönemin
kapanışına işaret eder gibi: “Tütün yaptık. Halı çok dokuduk. Yazın iş olurdu, kışın
halı dokurduk. Kendimiz boyardık ipleri.” Şükrü (Uygun) Amca ise geçmişi şu
ifadelerle özetliyor: “Çocukluğumuz çobanlıkla geçti, askere gidinceye kadar
çiftçiydik. Ama esas tütün meşhurdu burada. Halkın yüzde 99’u tütün yapardı.
Tütüncü çocuğuyuz biz.” Tüm bunlar köydeki yaşam biçimine dair bir ipucu
niteliği taşıyor.
Herkes bir şeyler anlatırken sohbetin yönü birden değişiyor. Emekli öğretmen
Ahmet (Ören) Hoca bizi Çamköy’ün adının izini sürmeye davet ediyor: “Valla
benim duyduğum, ihtiyarlardan… Burası zamanında büyük bir çamlıkmış. Bizim
çocukluğumuzda da hâlâ büyük çamlar vardı. Ulaş’tan buraya kadar her yer
çamlıkmış. İki sülale gelmiş, biri bizimki; Çalıbaşlar. Burdur’dan gelmişler, Yörük
olarak. Şuraya yerleşmişler. 500 keçileri varmış. Yarıdan fazlasını kurban edip
çalıların başına atar ya da sererlermiş kurt-kuş yesin diye. Diğer yarısını karakola
dağıtırlarmış. Bir de Ayazağa sülalesi var. Onlar da buraya yerleşmiş. Yani insanlar
buralardan türemiş. O zaman buraların ovası büyük bir ağanın elindeymiş. İki
köy birden. Önce Osman Ağa derler, sonra Bekir Ağa… Sonra Museviler gelmiş,
yerleşmiş. Bir ara Macarlar… Hatta hâlâ burada ‘Macar tarlası’ derler bazı yerlere.”
Ahmet Hoca’nın anlattıklarıyla köy, kara kaplı bir defter gibi açılıyor önümüzde.
Çamköy’ün tarihine dair anlatılanlar çoğalıyor. Bu kez sözü Cemil (Subaşı) Amca
alıyor. Ahmet Hoca’nın akrabası olduğunu öğreniyoruz. Hikayeyi bir de onun
perspektifinden dinliyoruz: “Bizim sülalemiz Burdur’dan gelme, biz Yörük’üz. O
zamanlar çam ağaçlarının olduğu yere konmuşlar. Çadırlarını kurmuşlar, öyle
yaşamışlar.” Elini çınara doğru uzatıyor ve devam ediyor: “Bak, bu ağaç için millet
800 senelik diyor.” Ahmet Hoca söze karışarak, “Bunlar bize biraz akraba, uzak-
tan yakından... Ama bizimkiler Denizli taraflarından gelmiş. Şurada bir tepe var,
önce oraya yerleşmişler, sonra buraya inmişler. Burada çoğalmışlar. Kimisi oraya
gitmiş, kimisi buraya…” Cümlelerini takip ederken göçebe bir geleneğin nasıl
yerleşik bir hayata dönüştüğünü görüyoruz.
Zaman bir kez daha geriye sarılıyor, Cemil Amca, farklı bir hikayeyle söze devam
ediyor: “Şimdi dedemle kardeşi olan koca dedem, iki kardeş. Buradan çıkmışlar,
150 kişi. ‘İskenderun’u bir ay dolandık.’ derdi. Ben o zaman sekiz yaşındaydım.
İki dedem orada çarpışıyorlar. Babamın babası alnından vuruluyor, orada şehit
düşüyor. Koca dedem, kurşun yiyor, ama ölmüyor. Bir yerden giriyor, başka bir
Şükrü Amca, geçmişi
yerden çıkıp gidiyor kurşun. Kanı donmuş diyorlar. Kanı kesilsin diye hemen bir şu ifadelerle özetliyor:
şey bağlıyorlar. Savaşmaya devam ediyor.” Hayattan kahramanlıkla dolu bir kesit ‘Çocukluğumuz çobanlıkla
geçti, ara sıra çiftçilikle. Ama
dinliyoruz. esas tütün meşhurdu burada.
Halkın yüzde 99’u tütün
Ahmet Hoca bu kez köyün eğitim belleğini taşıyan bir ses gibi konuşuyor: “Köyü- yapardı.’ Tüm bunlar köydeki
yaşam biçimine dair bir ipucu
müzde okuyan, yazan çoktur. Bir Emin Hocamız vardı… Benim hanımın dayısıdır, niteliği taşıyor.
55

